murat tanır


Topal Hüseyin’in Asi Oğlu


Ben Babamı Özledim

Ben babamı özledim…

Öyle bir özlem ki bu; aradan geçen yıllar çoğaldıkça azalmıyor, aksine derinleşiyor. İnsan büyüdükçe bazı acılar hafifler derler. Doğru değil. Bazı acılar insanla birlikte büyür, insanın içine yerleşir, onunla nefes alır.

Ben daha on yaşımdayken babamın hastalığıyla tanıştım. Çocuk aklımla “hastalık” kelimesinin anlamını tam bilmezdim ama babamın gözlerindeki yorgunluğu bilirdim. Annemin geceleri sessiz sessiz ağlayışını bilirdim. Evimizin içine çöken o ağır havayı bilirdim.

Altı yıl boyunca dualarla yaşadım.

Babam beni bırakmasın diye…

Her gece aynı cümlelerle uyudum. Küçük ellerimi açıp gökyüzüne baktım. Bir çocuğun isteyebileceği tek şey vardı: “Babam iyileşsin.”

O altı yıl bana hayatı öğretti. Geçim sıkıntısını, çaresizliği, sabretmeyi…

Ben çocukluğumun oyuncaklarını değil, hastane koridorlarını hatırlıyorum.

Okul çıkışı oyuna koşmadım ben; babamın başucuna koştum.

Hastane Odasında Biten Çocukluk

Babamı on altı yaşımda, bir hastane odasında, kucağımda kaybettim.

O an sadece babamı değil, çocukluğumu da kaybettim.

İnsan babasını kaybedince büyür derler. Ben büyümedim o gün… Ben sertleştim. İçimde bir yer taşa döndü. Ağlamayı öğrendim ama kimsenin önünde ağlamamayı da öğrendim.

Sırtımı yaslayacağım omuz gitmişti. Ama bir söz kaldı bana miras:

“Ben Topal Hüseyin’in oğluyum.”

O söz, hayatımın omurgası oldu.

Çalışarak Var Olmak

Hayatım boyunca çalıştım. Çok iş yaptım, çok kapı çaldım, çok ter döktüm. Ve her işte sadece ekmek kazanmadım; eksik kalan hayatımı tamamlamaya çalıştım.

Okuyamadığım günlere inat kırtasiye dükkânı açtım.

Raflara dizdiğim her defter, her kalem benim yarım kalan eğitimime bir cevaptı.

Yaşayamadığım çocukluğuma inat oyuncak dükkânı açtım.

O oyuncaklara bakarken içimde susturulmuş çocuğu gördüm. Başka çocuklar gülsün istedim. Çünkü ben çocukken çok erken ciddileşmiştim.

Babama veremediğim sağlığa inat medikal açtım.

Belki bir başkasının babası yaşasın diye…

Belki bir evlat, benim yaşadığım o hastane odasını yaşamasın diye.

Eğilmeden, Korkmadan

Gazetecilik yaptım. İçime attığım ne varsa bir gün kelime oldu. Yenen haklara, susturulanlara, garibana ses olmaya çalıştım. Hiçbir zaman eğilmedim. Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmadım.

Çünkü ben en büyük kaybımı on altı yaşımda vermiştim.

Ondan sonra hayat beni neyle korkutabilirdi?

Ben Topal Hüseyin’in asi oğluydum.

Asiliğim haksızlığa karşıydı.

Sertliğim hayata karşıydı.

Ama kalbim hep garibandan yanaydı.

Garibanın Payı

Yaptığım her işte, attığım her adımda benim gibi erken büyümüş çocukların payı vardı. Açlığın ne demek olduğunu bildiğim için kimse aç kalmasın istedim. Hastane kapısında umutla beklemenin ne demek olduğunu bildiğim için kimsenin duası yarım kalmasın istedim.

Bir öğrencinin sınav harcına katkı olduysam,

Bir babanın ilacına vesile olduysam,

Bir çocuğun yüzünü güldürebildiysem…

İşte o zaman içimden şunu geçirdim:

“Baba, görüyor musun?”

Erken Büyüyen Çocuklar

Hayat bazen erken büyütür çocukları.

Bazıları bisiklet sürmeyi öğrenirken, bazıları cenaze arabasının arkasından yürümeyi öğrenir. Bazıları harçlık hesabı yaparken, bazıları evin kirasını düşünür.

Ben ikinci gruptaydım.

Erken büyüyen çocuklar güçlü sanılır. Oysa en derin yarayı onlar taşır. Dimdik dururlar ama içlerinde hep bir boşluk vardır. Ne yaparlarsa yapsınlar, o boşluk bir babanın sesiyle dolacak gibidir.

Bir Özlem, Bir Gurur

Babamı özlüyorum.

Omzuma koyduğu eli…

“aferin oğlum” deyişini…

Hiç konuşmadan verdiği güveni…

Ama şunu da biliyorum: Eğer bugün dimdik duruyorsam, başımı eğmeden yürüyorsam, haksızlığa karşı bir cümle kurabiliyorsam… O adamın oğluyum diye.

Hayat beni erken büyüttü ama diz çöktüremedi.

Babamı kaybettim ama ondan aldığım duruşu hiç kaybetmedim.

Ve bilsin herkes:

Benim yaptığım her işte biraz özlem vardır.

Biraz isyan.

Çokça emek.

Ve en çok da bir babanın hatırası…

Ben Topal Hüseyin’in asi oğluyum.